Sahra Çölü’nün güney kesiminde yer alan Sahel kuşağında, aşırı sıcaklıklar ve kuraklık nedeniyle toprak yapısının betonlaşması, bölgeye özgü bir canlı türünün katkısıyla yeniden canlanıyor. 2021 yılında başlatılan bir proje sayesinde, doğaya bırakılan 500 mahmuzlu kaplumbağa, çölleşme ile mücadelede önemli bir rol üstleniyor.
Bölgedeki gündüz sıcaklıkları 60 dereceyi aşarken, bu durum toprak yüzeyinde suyun geçişine engel olan sert bir kabuk oluşmasına neden oluyor. Sonuç olarak, yağmur suları buharlaşarak yok oluyor ve tohumlar filizlenemiyor. Araştırmacılar, bu sorunu aşmak için herhangi bir teknik ekipman veya kimyasal madde kullanmadan, yerel türlerden olan mahmuzlu kaplumbağaları ekosisteme dahil etti.
Bu tür, dünyanın üçüncü en büyük karasal kaplumbağası olup, 100 kilogramdan fazla ağırlığa ulaşabiliyor. Kaplumbağalar, sıcaklıktan korunmak amacıyla yerin 10-15 metre derinliğine kadar inerek derin tüneller kazıyor. Bu tüneller, yüzeydeki sert tabakayı kırarak yağmur sularının toprağa sızmasını sağlıyor ve nemin korunmasına yardımcı oluyor. Tünel girişlerinde oluşan nemli ve korunaklı alanlar, uyku halindeki tohumların filizlenmesine fırsat tanıyor. Bitki örtüsündeki geri dönüşümle birlikte, bölgeye böcekler ve diğer mikroorganizmalar da yerleşerek ekolojik döngüyü yeniden başlatıyor.
Senegal’de 1992’den bu yana devam eden koruma çalışmaları ve 2021’deki kitle salınımından sonra elde edilen veriler, projenin başarısını gözler önüne seriyor. Antena 3 CNN’in raporuna göre, beş yıl boyunca alınan uydu görüntüleri, bir zamanlar sadece kumla kaplı olan arazilerde, kaplumbağa yuvalarının etrafında yeşil alanların oluştuğunu belgeliyor.
Ancak bilim insanları, “ekosistem mühendisi” olarak adlandırılan bu kaplumbağaların başarılarına rağmen, türlerinin büyük tehdit altında olduğunu vurguluyor. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) verilerine göre, mahmuzlu kaplumbağaların popülasyonu, habitat kaybı (%60), avlanma ve yasa dışı ticaret nedeniyle hızla azalıyor. Uzmanlar, bu yöntemle çölleşme sorununu tek başına çözmenin mümkün olmadığını, ancak doğru arazi yönetimi ve otlatma kontrolü ile bir araya getirildiğinde, tahrip olmuş ekosistemlerin yeniden onarılmasında önemli bir rol üstlenebileceğini belirtiyor.
